Ekim 20, 2014

ingilis

You be the beautiful
Like a bright spot floating around me
A point of hope, so deep a hole
Makes me feel drowning
A dreamy music, an entangling melody

Feels like I am blind, feels like I am deaf
Feels like alive yet seems like death

Ekim 20, 2014

kırmızı

Kırmızı ışıkta geçmeyi sever
Ölümlere alışkın olanlar
Anaları dokuz doğurur
İki yaka bir araya gelende
Katliamlar geçer üstlerinden de
Sayıları tükenmez bu yüzden
İçten içe vurulurlar ama
Renklerden bir kırmızıya

Eylül 21, 2014

mehmet akif ve denemeler


hangi çılgın bana zincir vuracakmış,
ben onun amına korum, valla bi telefonla kuvayi milliyeyi yığarım bura
Şaşarım!

Eylül 21, 2014

myst

Bir kördüğüm bu gördüğüm
Karşımda şehrin ışıkları
Bu denli aydınlık,
bir kör karanlık.
Bir kör düğüm bu gördüğüm.

eylülsonu14

Nisan 22, 2014

ilk cinayet

Her sabah, bir yanda çoban, konuşması yok
Diğer yanda çiftçi, kulakları duymaz, uyanırlar

Kuşlar uçmayı, çiçekler açmayı öğrendiğinden beri
Her sabah biri tarlaya, diğeri yaylaya, görmesinler birbirlerini.

Çoban kan akıtmaktadır, oluk oluk ve kıpkırmızı.
Çiftçi, Azrail’in sabanını çalmış.

Çoban derileri yüzüyor, gökyüzünü kaplayacak herhalde.
Çiftçi, anız yakıyor, dumanını çekecek.

Bir mırıltı tutturmuş dinleniyor çoban, ağacının gölgesinden de ağır
Çiftçi duramaz işi çok, tarlasını sürmekte bir o bir bu yana

Çoban, dumanı gördü, tanrısı dualarını kabul etti.
Çiftçi ayaklarına kadar gelen kanı alnına sürdü.

Çoban geveliyor, konuşamıyor anlatamıyor, sallıyor satırı
Çiftçi anlasa ne anlamasa ne, duymuyor ki, savuruyor sabanı

Dışarısı soğuk, açlık, susuzluk ve uykusuzluk
Bir de hayatın ıslığı, ilk cinayetten bu yana ötüyor.

Nisan 11, 2014

Sevgili

Senin yanından kalma uykusuzluğum diye,
Uyuyamadım bir türlü.

Sıradan bir öyküde herhangi birileriyiz halbuki,
Biraz delice bile olsa kimi zaman,
Sıradan delileriz aslında.

Nisan 11, 2014

dalgalar

Güneşin peşinde koşarken
Hiç günbatımı yok
İnceden bir rüzgar ve
Saçların var, dalgaların var

Bu kumlar kadar çok istediğim,
Şu ufuk kadar uzak.

Aradaki dingin denizim ben…

Aradaki dingin denizim ben…

Aradaki dingin denizim ben…

Nisan 11, 2014

“Sana aldığım elbiseler gibi,
hayatıma giren çıkan her kadın.”

(tanjunun sözlerini rafine ettim. ikimiz bir adam edebildik mi?)

Nisan 11, 2014

hece

Gece, her gece anlatıyor
Biz uyuyoruz,
Üstümüz açılmış.

Martıların kahkahalarını duyamıyoruz.

Mart 22, 2014

durak

Hep duraktayız, bekliyoruz.

Gelen giden yok,
Eve dönmek için erken,
Yürümek için uzak,
Durakta durmuşuz,
Zaman içimize içimize akıyor.

ve Artık durak kocaman.

Durakta yürüyoruz,
Camdan bakıyoruz,
El sallıyoruz,
Sınırlarımızı çiziyoruz.

ve Artık durak içinde bir durakta,
Duruyoruz, sınırlara ulaşmak için.

Durakta durmuşuz, bekliyoruz.
Sınırları aşmak için.

ve Artık eve dönmek için geç.

Mart 22, 2014

Yaşı büyük bir masal

Ormanın birinde dev gibi bir ağacın dibine, bir adam oturmuştu. Üzerindekiler yırtık pırtıktı, hatta pantolonunun bir bacağı şort olmuştu. Adam sürekli gökyüzüne bakıyordu, sık yaprakların arasından siyah göğü görmeye çalışıyordu. Aradığı şey Ay’ın ta kendisiydi fakat ufacık bir bulut bile olmamasına rağmen Ay ortalarda gözükmüyordu. Adam sabırsızlanmaya başladı, başını çevirip arkasındaki kulübeye baktı. Tekrar önüne dönerken yaklaşmakta olan küçük kızı gördü. Kırmızı bir başlığı olan küçük bir kızı…

O esnada Ay deliler gibi koşuyor, yıldızları itiyor, özürler dileyip duruyordu. Birden durdu ve etrafına uzun uzun bakındı. Ardından yine koşmaya başladı. Yoktu işte, Dünya’ya benzeyen hiçbir şey göremiyordu. Koşmaya devam etti. Bu sırada Dünya’dan çok uzakta birkaç gezegen hiç görmedikleri Ay ışığının tadını çıkarmaktaydı.

Adam önce kalkıp kulübeye gitmeyi düşündü, sonra saçma bulup vazgeçti. Sessizce kızı izlemeye başladı. Kız kulübenin önüne hoplaya zıplaya geldi ve minik elini kaldırıp kapıyı çaldı. Kız kapının açılmasını beklerken kurabiyelerin kokusu adamın burnuna kadar gelmişti. Derin bir nefes aldı adam, sonra hapşırdı. Kız da adam da korktu. Birbirlerine bakakaldılar.

Bu sırada Ay nefes nefese kalmıştı. Durdu. Umudunu kaybetmişti, çok korktu. Kimsenin bulamadığı suyuyla ağlamaya başladı. Burnunu çekmesiyle bir yanık kokusu fark etti. Aşağıya bakınca talihsiz bir yıldızın üzerinde ağladığını fark etti. Yıldız zaten küçüktü, bir de ıslanınca yarısı sönmüştü. Ay ne diyeceğini bilemedi, çok utandı. Yıldız ona sinirli sinirli baktı, sonra oflayıp kaşlarını indirdi. Ay bir şeyler söylemek istedi. Yıldız konuştu…

Kız ufak adımlarla adama yaklaştı. Adam sıkıntılı bir ifadeyle bekliyordu. Kız durdu. Kurabiye isteyip istemediğini sordu. Adam bir tane aldı. Yerken konuştu:

“Eğer dolunayı görebilseydim seni yerdim…”

“Öyle mi!”

“Öyle. Ama göremedim. Koskoca Ay yok .mına koyayım!”

“Çok ayıp, küfür etme…”

Masallarda küfür olmamalı, çocuklar bağıra çağıra salya sümük küfreden babalarından öğrenir hepsini, önce ayıplarlar, yaşları ilerleyince kendi uydurduklarını savururlar etrafa.

“Ninemi yedin mi?”

“Bir ay önce falan…”

“Kurt adam olduğunu bilmiyordum. Gerçek kurtsun zannediyordum.”

“Sen hiç konuşan kurt gördün mü?”

“Kurt adam da görmedim ki…”

“Nerede ulan bu Ay?”

Tam da bu esnada…

“Sen Ay değil misin?”

“Evet…”

“Ne işin var burada?”

“Kayboldum anasını siktiğimin yerinde!”

Ay’da küfür bulundu!

“Niye?”

“Ya… Bir gece önce bir kuyruklu yıldız geldi. Bana neden hâlâ Güneş’in ışığını yansıttığımı falan sordu. Bir cevap veremedim.               Kendi başıma bir yıldız olabileceğimi söyledi. Çok güzel bir fikir gibi geldi. Kendi ışığım olacaktı, tek başıma parlayacaktım,                 yıldız olacaktım… Ben de onu takip ettim. Yolda bir karadeliğe kapılıp gitti. Ben kaçtım.”

“Gerçekten bir yıldız mı olmak istiyorsun?”

Kırmızı başlıklı kız başını kurt adamın omzuna dayamış uyuyordu. Kurt sarıldığı koluyla kızı ısıtmaya çalışıyordu. Gözlerini kapadı. Açtığında kayan bir yıldız gördü. Usulca kayıyordu, diğerlerinden hayli farklıydı… Pek bir tanıdık gelmişti, ama umursamadı. Çok güzeldi.

O sırada Yıldız, Dünya’ya tüm içtenliğiyle veda etti, sonra karanlığın içinde kayboldu.

Başka bir an, başka bir yerde…

“Oğlum dün ufo gördüm lan!”

“Hadi lan uçaktır o…”

“Lan uçak ne bilmiyor muyum ben, değildi diyoruz…”

“Yıldızdır o zaman, yıldız kaymıştır…”

“Yarrağımı yıldızdır, ufo diyoruz ufo!”

Yani yıldız olan paçayı kurtarır bu dünyada, geriye kalanlar da ufoydu uçaktı diye konuşup durur diye bir sonuç çıkarabilirsiniz bu terbiyesiz ve bir o kadar gereksiz masaldan ama lüzumu da yok, zira böyle değildi bu hikaye, masum ve sadeydi, kendi halindeydi, geldim piç ettim durduk yerde.

Mart 18, 2014

Gerçeküstü çiçeği

Öyle rüzgarlı, o biçim gri bir hava…
Kumları eşeleyip bir deniz kabuğu buluyor İdris. Milyar insan arasında nasıl denk gelirse biri, öyle duruyor. Bulduğunda, ellerine kumlar yapışmış, silkiyor sallıyor… Kirlenecek alırsa. Dalgalar da geliyor, götürecek.
Dalgalar geldiğinde almalı belki de. Hem ellerini de yıkar, riskli belki biraz. Üzerine kapatır ellerini, kumların arasında zaten, elindeki kumdan mı rahatsız olacak? Ellerini de onu da yıkar, güneşte kururlar sonra.
Cebine koyma ama İdris, dalgalara atlarken, deniz cebindekileri çalmayı sever. Gerçi ne yaparsa yapsın, deniz verdiğini bir gün elbet geri alacak.
Belki kumsaldan uzaklaşması lazımdır. Ama bu sefer de bir köşeye koyar, unutabilir bile belli mi olur? Kumsalda kıymetli asıl…
Ya da, doğrudan atlamalı dalgalara. Ne fark eder ki, tesadüfen oldu her şey, olmayabilirdi, olmasa da olur belki hatta. Olmamış gibi davranacak herkes nasılsa, bütün kumlar, durduk yere ortaya çıkan bu deniz kabuğundan hiç varolmamış gibi bahsedecek, olmadı öyle bir şey, duracaklar.
Atlamalı belki de doğrudan, uğraşsa ne koyverse ne.
Kimdi o, yap derdi. Denerdik, yapamazdık. Yapamıyorum derdik, yapmak istemiyorsun derdi. İstiyorum derdik, ısrarcı. Yapmak istemiyorsun derdi. Bir zaman sonra yaptığımızda, anlardık istemek ve istemek arasındaki farkı. İkisinin de ismi aynı. Birinde kapı açık, diğerinde kapalı. Diğerinde kapı duvar.
Ne lan bu hep aynı senaryo aynı son, aynı yerde aynı reklam arası… Hep tanıdık, bir yerden ısırıyor. Ancak tarifinden çıkarabiliyor, o hissettiği neyse, tam bilmiyor. Duymuş zamanında, ezberinde var birşeyler de… Konuya tam hakim değil, bir şaka yapıyor bazen, öyle yersiz, öyle koşarken düşen bir şaka. Eşşek gibi sırıtmasıyla kalakalıyor, aptal mısın İdris?
Nasıl rüzgarlı… Dalgalar orada, geliyor.
Sanki ölümünün yakın olduğunu öğrenmiş, diyelim bir hafta ömrün kaldı demiş doktor. Öyle davranıyor. Fakat hiç azalmıyor bu bir hafta, her gün, bir haftalık ömrü kalan birinin ilk gününü yaşıyor. Ölene kadar, belki yıllarca, hep kalan son günlerini geçiren biri.
Deniz kabuğu duruyor orada nal gibi.
Hem golü yemiş, hem de bir türlü bitirmiyor maçı hakem, doksanıncı dakikada çakılmış kalmış sanki, kaybettiğini bile bile bekliyor.
Denizin de ne yarası varmış be İdris, ne çok kabuk tutmuş. Tabi alacak geriye, sen hiç yara aldın mı İdris? Hala duruyorsun orada imamın siki gibi, ne bok yiyeceksen ye hadi. Koca galaksi seni bekliyor İdris.
Senin en fazla yapacağın, alıp o deniz kabuğunu, küllük yapmak.
Hava da öyle kapalı, öyle rüzgarlı, sanki kaşları çatık, burnundan soluyor.
Fark ettin mi İdris, hikayen hiç ilerlemiyor. Bu havanın tek suçlusu da sensin gibi duruyor üstelik, peygamber olacak adamken, günah keçisi olmaya doğru gidiyorsun. Deniz bütün suçu sana atacak İdris, fena belaya bulaştın.
Eninde sonunda yok olacaksa bir şey, var olmuş olmasının ne önemi var sorusunu ilk soran canlının, o deniz kabuğundan pek de farklı bir sona sahip olamayacağı gerçeği, İdris’in aklına bir fikir getiriyor. Oturuyor kabuğun yanı başına, başlıyor ona bir isim düşünmeye. Düşündükçe de hatıralarına çengel atıyor her isimle, hesapta baş başa vakit geçiriyorlar kabukla.
Romantik ya, çiçek isimleri geliyor aklına hep, papatya, sardunya, menekşe… Mor menekşe?
Aklına ilk gelen, eylemlerde gördüğü sırılsıklam su içinde kalmış, gazdan ağzı gözü kıpkırmızı olmuş öfkeli kız. Sahne şöyle, İdris sivil hayatında sivil polis, eylemlere sızıyor, istihbarat sağlıyor. Yalnız bir hayli hayalci olduğundan, etrafı gözlerken sürekli kendini devrimci bir lider olarak hayal ediyor. Kafasındaki senaryo, böyle eylemlere gire çıka örgütte tabandan zirveye bir çıkış yakalayıp iki taraflı oynayarak devrimi yönetmek ve en sonunda tabi ki, dillere destan bir balkon konuşması. Derken, mor kapşonlu kızı görüyor, ona doğru koşuyor kız peşinde sekiz on tane polis, nasıl kavramış copu en öndeki, avuçlamış adeta, ceylanı kovalayan aslanlar gibi, be hayvanoğlu hayvanlar. İdris ne yapacağını şaşırmış vaziyette kalakalıyor, hiç düşünmeksizin kızı yakalayıp itiyor yırtıcıların arasına, bir güzel dayak yiyişini izliyor.
İnanması güç belki ama, paramparça oluyor o gün içi. Çok geçmeden hastalanıyor zaten, kayışı koparıyor, kayışlarla bir güzel bağlıyorlar İdris’i, televizyon izlemesi yasak, akan salyaları için sınırsız peçete…
Oysa düşününce, ikisi de bir seçim yapmış, iki karşıt tarafı seçivermişler, inanmışlar en nihayetinde… Oysa düşününce, gerçeğin inanca bağlı olmaması gerekiyor. Oysa düşününce, inanç ikisine de yaramıyor sonunda, kız da hastanelik İdris de. Devrim de güme gidiyor bu arada tabi.
Kıza da bir isim vermişti, tam başına tekme atılırken, Eylem demişti kızın adına. Çocukları erkek olursa Devrim, kız olursa Menekşe. Mor menekşe…
Havadaki huzursuzluk artık yoğunlaşıp yağmur olmaya başlıyor, rüzgarla birlikte damlalar İdris’in sakalında birikmeye başlıyor. Deniz kabuğu, gerçeklerden biraz daha gerçek, olduğu yerde duruyor.
Ne olacak şimdi bu kabuğun ismi? Menekşe mi? Hep işin kolayına kaçıyorsun İdris, hep aklına ilk geleni sallıyorsun, bekle biraz, sonuçta senin bu düş, biraz daha düşün.
Gül… Gülce? Gonca! Yonca? Birazdan gülmeye başlayacak gerizekalı, bu fırtınaya koşan havada hiç yakışmayacak çirkin suratına. Bir işin de ciddi olsun be İdris. Lütfen, bir nebze ciddiyet.
Mesela, neden bu deniz kabuğuna bir isim vermeye çalıştığını açıkla. Eylemlerinin sebeplerine ulaşmaya çalış, kendi izlerini takip et. Fikirlerinin kaçı senin, kaç tanesi bir filin ne yöne gitmeye karar vermesinden daha farklı, kaçının bir sonucu var, kaçı sırf sen öyle sevdiğin için, kaçı kaç…
Eylem deyince için cız etti değil mi, hiç dinlemedin devamını. Atmasaydın ulan o zaman kızı aslanın kaplanın içine, tutup çekseydin. Bok mu vardı bu kadar karıştırdın her şeyi birbirine. Sen bu kadar karmaşık değilsin ki, cümle hayvanattan farkın, ağzının her şeyi yutacak kadar kocaman olması İdris! Bir açtın mı o ağzını, konuşa konuşa, bu kadar ilkel, bu kadar basit, bu kadar pamuk ipliği bir canlıyı, o kadar göklere çıkardınız ki, işin içinden çıkamadınız İdris!
Pamuk… Pamuk mu olsun ismi? Pamuk diye isim mi olur lan… Geç bunları İdris, hiç izleyicin yok baksana, kendine oynuyorsun hep baksana…
Dalgalar ufaktan uzanmaya başlıyor İdris ve ismi bir türlü bulunamayan kabuğunun yamaçlarına. İdris’in çeşitli haplar etkisindeki hafif gerçeküstü görüsü nihayete erişmeye yakın, zamansız olduğu halde ne hikmetse sürmeye devam ediyor.
Artık vazgeçecekken, ikinci şahane fikrine kavuşuyor İdris efendi. Deniz kabuğuna kendi ismini vermek.

Şubat 24, 2014

Ağzınızın ortası

İnsan neyi geride bıraksa onu özlüyor
Her şey geriye gitmeye meyilli ama dünya ilerlemek istiyor
Rüzgara karşı işemek gibi birşey…

Hani bantı çekersin de yapışkanı kalır ya
Nah işte öyle yapış yapış olunuyor bir saatten sonra
Her gelen de ille yapışıyor bir yerine o geçmişin
Onları da çekip atsan
Kılı çöpü yine hep sende kalıyor

Özetle, gelene artık şöyle bir tane yapıştırasım geliyor
Gelişine…

Şubat 24, 2014

Papatya

Kalemim kırıldı, sayfa yırtıldı
Bana neyi söyletmiyorsun Papatya?
İçimde boy boy korkular var, halaya durmuşlar, en öndeki şerefsizin mendili liderliğinde tepiniyorlar
İçim eziliyor bazen.

Bakıyorum da, iki insan birbirinin yalnızlığını çalıyor
Ne çok şey anlatıyorlardır kim bilir değil mi Papatya?
Öğretmek istiyorlardır, kendi fikirlerini, deneyimlerini
Herkes karşısındakine kendi tanrısını kabul ettirmeye çalışıyor sevgili çiçeğim!

Ne bileyim…
Sırf yazmak için
Yazdım işte…
Yanımda olsan sesimi çıkarmazdım bile

Şubat 15, 2014

Sıkıntılarından hızlı adam

“Yıllar boyunca tüm dertlerimden, sıkıntılarımdan kaçtım. Arkama bakmaya bile fırsatım olmadı. O kadar hızlı kaçıyordum ki topuklarım kıçıma vuruyordu, ayrı bir ivme kazanıyordum. Hiç biri bırakmadı peşimden gelmeyi. Arkamdan bağıra çağıra koşuyorlardı. Hiç duraksamadan koştum da koştum. Bir süre sonra sesleri azaldı, arayı açmıştım. Bazılarını unuttum bile. Çok sonraları, önümde bir dert güruhunu koşarken gördüm. Dünya yuvarlaktı ve ben kendi dertlerime tur bindirmiştim… Kovalama sırası bendeydi. Ben dertlerinden hızlı bir adamdım…”

Şubat 15, 2014

Cümlenizin noktaları

Söyleyemedim değil, söylemek istemedim. Cümlem ağzımda kaldı. Müdahale etmeden, olacaklar oldu, ardından ben ve cümlem eve döndük. Ben çayı koyarken cümlem pencereden kış sokağına bakıyordu. Düşünceliydi, çayı her zamanki hevesle beklemiyordu, hani olmasa da olurdu. Dolaptaki yarım paket gofreti de çıkarıp çayları hazır ettim. Birer sigara yaktık, o da ben de hiç konuşmadan içtik. Ben söndürürken o uç uca bir tane daha yaktı. Suskun olmasına rağmen gözlerini kaçırmıyordu benden. Suçluluk, ya da tam tersi ezilmişlikten uzaktı anladığım kadarıyla, belki de daha çok, gerekliliğini düşünüyordu sessizliği bozmanın. Çaylar bitince boş bardakları mutfağa götürdüm, biraz da oyalandım. Peşimden gelmedi, bir eksiklik ya da yalnızlık duymuyordu belli ki.
Gece geç saate kadar oturduk cümlemle. Ben bazen çalan müziğe mırıldanarak eşlik ediyordum, bazen de gözüme ilişen yazıları okuyordum. Cümlemse avuç içindeki göremediğim bir şeyle oynuyordu, evirip çeviriyor, sıkıyor bırakıyordu. Bir zaman sonra uyuyup kaldığını fark ettim. Cümlemin üzerini örttüm ve yatmaya gittim. Sabah uyandığımda evde kimse yoktu. Cümlem gitmişti. Açıkçası merak etmemiştim. Kahvaltı için domates doğrarken, çöp kutusundaki üç noktayı gördüm. Dünden kalan çayı çöpe boşalttım ve demliği sudan geçirip yeni çay koydum

Şubat 8, 2014

topum kaçtı…

 

Şubat 8, 2014

Bütün eski sevgilileriyle sevişen adam

Ali İdris’le ilk tanıştığımda Allah’a inanırdım. O zamanlar bir sevgilim de olmuştu, o da inanırdı, Ali İdris de inanırdı mesela. Çevremdeki tüm insanlar inandı ona, Ali İdris ayrıca fenerbahçeye de inanırdı. Aradan zaman geçti, sevgilimle ayrıldık, babam öldü, çalışmaya başladım ve bu süre zarfında Allah’a inanmayı ihmal etmedim, Ali İdris’i de hiç görmedim.

Bir gün bıraktım Allah’a inanmayı, kendimce sebeplerim vardı, kararımdan emindim. Kısa bir zaman sonra Ali İdris’le karşılaştık. Oturduk çay söyledik, aradan geçen zamanda neler olduğunu birbirimize anlatmaya başladık. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, çok uzun sürmedi bu hayli uzun zamanı anlatmak. Ali İdris’in en büyük hayal kırıklığı mesela, inandığı fenerbahçenin onu çoğu zaman yüzüstü bırakmasıydı. Fenerbahçe gol atsın diye Allah’a dua ediyordu, gol olmadığında ise Ali İdris suçu hakemde buluyordu. Ali İdris’ten antep maçını dinlerken birden “Allah yok Ali İdris!” dedim.

Ali İdris korktu, önce sesimin çok yüksek çıkmasından, çay paralarını ödeyemeden dayak yiyeceğimizi düşünerek korktu. Sonra da bu Allah’sız dünyada yapayalnız olma ihtimalinden korktu, öldükten sonra zerrelerinin evrene dağılmasından başka hiçbir fanteziye konu olmayacağı fikri onu dehşete düşürdü. Zamanın herhangi bir noktasındaki herhangi bir insan olduğu gerçeğini bir türlü kabul edemedi Ali İdris. Açıklamaya çalıştı, çok telaşlandı, “ben dedi bu kadar çalıştım dedi, Allah’da yardım edecek ki dedi, her şey benim üstüme olmaz ki dedi, ben ne kadar uğraşırsam o kadar köfte, hiç zannetmiyorum dedi. İşin bir kısmını da Allah yapacak dedi Ali İdris, bir türlü yediremedi kendine, hem dedi, ne yani dedi, peki o zaman dedi, bilemedi Ali İdris, ama bilmiyorum diyemedi. Ali İdris ben şimdi ne yapacağım dedi, bilmemek hiç ama hiç hoşuna gitmedi, hele hele herhangi biri olmak onu Allah kulu olmanın küçültemediği kadar küçülttü. Ali İdris her şeyin başlangıcına kadar, dip bucak bakındı Allah’a, başı ve sonu olmayan evrenden başka bir şey göremedi, çıldıracak gibi oldu.

Yani ben bi’ an öyle zannettim.

“Hassiktirlan” dedi Ali İdris, dikti çayı kafasına, sonra hafifçe eğildi bana doğru ve dedi ki;
“Ben,” dedi, “bütün eski çıktıklarımla seviştim” dedi. “Ne?” dedim, “yani” dedi, “ayrıldıktan sonra bi şekilde seviştim” dedi, “hepsiyle” dedi, yan masadaki kadının götünden gözlerini zorla ayırabildi Ali İdris. “Kaç taneydi ki” dedim, dedi “üç”. Dedim “Allah allah…”…
Başını salladı Ali İdris, “he” dedi.

2014ocakbaşı

Mayıs 2, 2012

sabah ezanı

insan, konuştuğunda yalancı. hep yalancı. hep sümüklü uydurukçu piç.

bir an sustuğunda, doğruyu söyleme ihtimali var.
o bir an, dışındaki ve içindeki kalabalığın da susması demek ama, bir an, doğruyu yakaladın yakaladın.

sonra, güneş doğduğu an yalana devam.

güneşin doğduğu an,
gökyüzünün yalana doyduğu an,
utancından kızarmış ağarıyor tan.

Mayıs 2, 2012

“az ötede”

“sen git ben bi’ kendimle bi’şey konuşucam.

aynı cümle ne kadar soyunabilir acaba, ne kadar çıplak kalabilir. önce sana, sonra bendeki sana, en son da, hiç seni karıştırmadan kendime. hatta en başta insan içinde sana.

kendime bile söyleyemeyeceğim cümlelerim oldu.

başka konu.

mesela,hoşgeldin.
herkesin içinde hoş geldin diyebilirim.
sen kaldığında, gürültüsü kesilir, kısık çıkar. yine hoş geldin. bilemedim.
sen gittiğinde, iyi ki geldin diyebilirim.
kendime kaldığımda,
bunu hiç bilemedim.

şöyle gelişine bi tekme savursam da ayakkabım ayağımdan fırlasa, seke seke almaya gitsem diye düşündüm. güldüm.

birkaç satır içinde büyüyorum.

birkaç satır sonra uyuyorum.

İyi uykular…

Mayıs 2, 2012

Sorunuzun işaretleri

“cümlelerin sonuna nokta koymayı öğret bana,
soru işaretleri çengel olup yem olup balık gibi avlıyor beni,
çırpınıyorum oltanın ucunda.”

Mayıs 1, 2012

bazen

bazen kendimi aptal hissediyorum
bazen her şeyi anladığımı düşünüyorum
bazen hep özür dileyesim geliyor
bazen özür bekliyorum
bazen hiçbir şeyin bazen olmadığını düşünüyorum
her şey her an aynı vaziyette gerçekleşiyor
bazen karanlıkta su şişesinin dolduğunu sesinden anlıyorum
bazen karanlıktan korkuyorum
bazen kendimden başka anlatacak başka bir şey bulamıyorum
bazen gözlerimi dikip insanların anlarını kaydediyorum zihnime
bazen söylenenleri zor anlıyorum
bazen hiç bilmediğim dilleri dinliyorum
bazen on adım ileriyi görüyorum
bazen on adım ileriyi görüyorum
bazen bile bile şahımı savunmasız itiyorum piyonların ortasına
bazen utanıyorum kendimden
bazen korkuyorum en yakınımdan
bazen nefes almak tek başına bir keyif oluyor
bazen dünyayı döndürdüğümüzü düşünüyorum ritimle
bazen topraktan geldiğimize dair bir iz görüyorum
bazen kör, sağır, dilsiz buluyorum bedenleri
bazen kaçıyorum evime sığınıyorum
bazen kaçıyorum evimden kalabalığa sığınıyorum
bazen çok konuşuyorum, inanması güç
bazen bir susuyorum, duvarların fısıltıları duyuluyor
bazen bir deli cesareti geliyor içimden, anlatıyorum
bazen bütün sırlarımı döküyorum
bazen insanların karşısında sanki kendileriymiş gibi oturuyorum
bazen de insanlıktan uzak bir varlık gibi
bazen sinsi hissediyorum insanların düşüncelerini biriktirdiğim için
bazen onlar için kullanıyorum hepsini, fark etmedikleri için
bazen sırf rüya görebilmek için uyuyorum
bazen uyumak istemiyorum gözlerim çatlıyor
bazen söylediklerimin şaka olduğunu söyleyip rahatlatmak istiyorum
bazen önünü alamıyorum gerçeklerin
bazen gerçekler herkes için aynı olsun diyorum
bazen de herkes için gerçeklik farklıymış diyorum
bazen ben de hata yapıyorum
bazen ben aynı hatayı bıkmadan usanmadan yapıyorum
bazen yorganımın altına kapanıyorum
bazen duvarlar üzerime geliyor
bazen gülmekten gözümden yaş geliyor
bazen ağlamaktan pınarlarım kuruyor
bazen gülümsüyorum her soruya cevap
bazen sormadan anlatıyorum
bazen değil her zaman anlatıyorum
dinleyen olmadığında kendime bile anlatıyorum
bazen içimde bir halkla yaşadığıma inanıyorum
bazen boşluğumda yankılanıyor sayıklamalarım
annemi hep seviyorum
bazılarını bazen seviyorum
bazen yalan söylüyorum
ben ölümden hiç korkmuyorum
bazen mutlu, her daim umutlu oluyorum
bazen mutsuz, her daim umutlu oluyorum
bazen, her daim umutlu oluyorum
bazen lafı uzatıyorum, dilime dolanıyor
bazen ak diyeceğim yerde bok diyorum
bazen abartıyorum bombok diyorum
bazen küfür ediyorum, çok ayıp
anlatırken başladığım yere dönmeyi seviyorum
bazen çok istiyorum, yırtınıyorum, şımarıyorum
bazen istemesem de oluyor, tadına doyulmuyor
bazen her şey kuralına uygun işliyor
bazen kuralları çiynemesi kaçınılmaz oluyor
bazen özlüyorum
bazen kaçıyorum
bazen çocuk oluyorum bazen baba
bazen uzatıyorum lafı söylemiş miydim
günlük gibisin, anlatıp duruyorum…

Kasım 23, 2010

Şu işler bir geçsin…

Rumeli Kavağı’nda, rıhtımın tam kenarı. Karşıda Anadolu Hisarı, yanı başında anlı şanlı Türk bayrağı selam duruyor. İki yakanın arasında, bir tanker, ağır ağır, hakikaten ağır, demir, süzülüyor boğazdan. Arasından geçeceği tepelerde, uzun uzadıya, gevşek bir elektrik hattı; sanki boğazı o tutarmış gibi, dikmişler iki yakayı birbirine… Şu kedi bile biliyor ya, tutmasa da olur, olmasa da olur, hatta hiç olmasa daha iyi olur. Şimdi, rıhtıma vuruyor az önce geçen tankerin dalgaları. Islatıyor biraz daha, hali hazırda ıslak betonu. Suyun yansımasından, bir düş kıvılcımı gibi, bembeyaz bir martı görünüp kayboluyor. Martı, bir vakit havada asılı kalıyor, nasıl da kendine güveniyor, korkusu yok rüzgardan. Sonra iskeleye konuyor. Martı değil bu kuş sanki, gagası bir tuhaf. Yok yok, bayağı bir martı, rütbeli bir deniz kuşu, ağzında bir şey var yalnız. Havalanıyor tekrar, bu sefer denize, suyun üzerine. Yanına bir tane daha geliyor, utanması sıkılması yok.

Yine rıhtım, boş sandalyeler, küsmüş gibi masalara dayanmış. Ne işe yaradığı belirsiz demirlerden akan iğrenç pas, iğrendirmiyor, aksine bir hayli tanıdık, neredeyse içten. Arkalardan uzak ve kısık bir sohbet. İnsanın, ruhunu kaybettiğinde bakacağı ilk yer burası, ama olmuyor.

Olacak, şu işler bir geçsin…

Martılar bağırıyor artık ciyak ciyak, bir martı olmaya duyulan özlem, çıldırmanın eşiğine getiriyor insanı. Belki bir zaman martıydık, yoksa kim nasıl açıklar, nedir bu özlem? Kavuşuruz ya elbet, bembeyaz kanatlara, şu işler bir geçsin hele…

Kediler bile soruyor, hangi işler, hangi Allah’ın belası işler?

Şu işler bir geçsin, o zaman…

 

Ekimortası 2o1o

Kasım 22, 2010

dede

Kör bir dede
Eliyle çimleri eşeliyor
Toprağı görmek mi istiyor?
Toprağa girmek mi istiyor?
Dede her ikisini de istiyor
Toprağı son bir kez görmeden
Ölmek istemiyor…

 

kasımbaşı2010

Kasım 15, 2010

Küfürleştik…

“Sen!” dedim, şaşırdı.
“Sen zaten Sensin, bırak da ben , sen olayım 1 günlüğüne!” dedim. Sigarasından derin bir nefes aldı, düşündü, gitti geldi.
“Olmaz” dedi. Sustuk…
“Ben dururken neden sen ben oluyorsun? ” diye parladı. Küfürleştik…

berker’len
kasımortası2010

Ekim 12, 2010

inek

Sana yazdığım şiirler senden güzel oldu be kızım
Sana yakıştırdığım renkler gökkuşağından düştü, makyaj kutusundan değil
Sana kurduğum hayaller göle düşen yıldızlar oldu
O gölün suyunu inek içti de gitti dağa sıçtı be kızım
Dağ da yandı bitti kül oldu dediler
Kim vurduya gitti, olan ineğe oldu
O inek var ya o inek
O inek benim kızım

Ekimbaşı s.kim başı sanane 2010

Eylül 21, 2010

komşum

Karşı komşum kiralık katil. Aslında pırlanta gibi bir adamdır, tanısanız çok seversiniz. İşi bu adamın, ne yaparsın, ekmek parası… Arka bahçesi ceset dolu, patates ekecek yer yok. Artık üst üste gömmeye başladı, ikinci kata geçmiş. Şimdi de birini gömüyor, ter içinde kalmış. Gömdüğü adamı tanıyorum. Hayatın yüzüne hiç gülmediği bir adam. Aksine, inadına yapar gibi, adamın yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmadı. Karısından yediği boynuzlar mahallelinin ağzına sakız olduğunda bile. Ne rezillikler, ne kepazelikler! Üç tane de çocuğu var, ikisi erkek biri kız. En büyüğü on iki, en küçüğü altı yaşında, babaları gibi çirkin mi çirkin çocuklar. Onlar da hep sırıtır. Gülünce daha da çirkin oluyorlar. Zannedersem babalarının öldüğünü öğrendiklerinde de aynı böyle otuz iki diş gülecekler. Neyse efendim, kafanızı da şişirdim durduk yerde ama vallahi bana iyi geldi. Tesadüf işte, bu yeni kurbanı geldi benim yanıma gömeceği tuttu, ben de fırsattan istifade iki kelam laf yapayım dedim. Sağlıcakla efendim, kendinize dikkat edin. Hele bu muhitte oturuyorsanız, çok dikkat edin!

temmuzbaşı mı ne 2010

Eylül 21, 2010

haziran

Kalemimi kaybettim
Seni görmeyeli çok oldu bu arada…
Ben kendimi de kaybettim
Aramaya niyetim yok
Nereye bıraksam geri dönüyor nasılsa
Kedi kılıklı…
İçimde muşmula suratlı,  şişmanca bir sıkıntı oturuyor
Kalkmak bilmiyor eşşoğlueşşek
Dürtüyorum göbeğini, hiç oralı olmuyor
Bütün sohbetlerimi yüzsüzce dinliyor
O öyle kulak kesildikçe ben de anlatamıyorum
Üç dört gündür, varlığın aklımdan çıkmış
Şaşırdım kendime, şaştım
Unutulacak şey misin sen be
Bu sıkıntı kafa bırakmadı bende…

Haziranbaşı 2010 belki

Haziran 1, 2010

q

Seni beklerken
Sokaklar yürüdü, zaman ilerledi
Evimin yolunu kaybettim
Geçmişimin izini kaybettim
Bildiklerimin tozunu kaybettim
Sen, işin kötüsü
Yoktun bile
Seni ben var ettim…

(iyi bok yedim)
Haziran başı 2010

Mayıs 24, 2010

acıbadem

—Merhaba. Acıbademler hakkında bir araştırma yapıyorum. Bir acıbadem olarak bir şeyler söylemek ister misiniz?
— Tabi… Bir defa acıyız. Sonra bademiz tabi. Eee… İsmet abi ben bu kadar biliyorum sen de eklemek ister misin?
— Yaz! Bir! Acıyız! İki! Bademiz! Üç! Eee…
— Galiba bütün acıbademler üçte kalıyor.
— Manyak mısın oğlum sen, yesene tatlını…
— Peki abi.
— Git çay koy bi’ de…
— İnce belliye mi koyayım abi?
— Tabi. Madem koyacaksın ince belliye koy.
— Eyvallah abi.
— Gözümsün.
— İnce belliye koyup geliyorum o zaman ben.
— Koş!

Mayıs 19, 2010

kapı

Belki hiç çıkmam içeriden
Belki de gerek yoktur bir vücuda daha
Seninki daha güzel zaten…

Küçücük elin, küçücük değildir belki de
Benimkiler taşıyordur belki seninkilerden
Bilemeyiz…

 

Mayıs 19, 2010

kral

kral tabi çıplak olacak
don giymeye vakti mi var
halkı dünden razı ne yapsın
sikmezse siki sızlar

Mayıs 18, 2010

İdris

Bir vakitler bir İdrisçik varmış. Deli dolu, uçarı, küçük bir çocuk İdris. Dedesi uçurtma ustasıymış bu çocuğun, envai çeşit güzellikte uçurtmalar yapar satarmış. İdris yalvarmış bir gün, dede bana kocaman bir uçurtma yap diye. Dedesi oturmuş, üç gün üç gece uğraşmış, nah şu katır kadar bir uçurtma yapmış. Çıkmışlar bir düzlüğe, İdris sevinçten çıldıracak, salmışlar gökyüzüne uçurtmayı. Uçurtma ki, Güneş’e perde olmuş, köydeki herkesin nutku tutulmuş. Uçurtma ki, dedesi zor tutuyor güçlü mü güçlü kollarıyla. İdris tutturmuş ben de uçuracağım diye, dedesini de şeytan mı dürtmüş nedir, düşünememiş, vermiş çocuğun eline çıtayı. Çocuk dediğin yüzü güleç ufacık bir kuş, çıtayı tuttuğu gibi havalanıvermiş İdris. Dedesinin aklı başından gitmiş, ne yapacağını bilememiş, bağırmaya başlamış İdris’in arkasından. “Bırak ulan çıtayı, bırak ulan Allah’sız!” ama ne çare! İdris yükselmiş de yükselmiş, o kadar ki, gözden kaybolmuş. Bütün köy seferber olmuş, İdris’in düştüğü yeri bulmak için dere tepe, gece gündüz, dağ bayır dememişler, köy köy gezmişler, koca koca ekinleri dümdüz etmişler de , bulamamışlar, ne İdris’i ne de o koca uçurtmayı. Biçareler, bırakmışlar aramayı, demişler ki herhalde ya düştü toprak oldu bu çocuk, ya da yerin ta dibine kadar girdi. Bir zaman sonra da efsane olmuş İdris, kim sorsa bu hikayeyi, “o mu”, demişler, “o kadar güzel bir çocuktu ki , Mevlam onu yanına aldı. Şuradaki yıldız oldu da bize göz kırpar durur”, diye anlatmışlar.

Mayıs 18, 2010

sabah3

Ne güzel esiyor sabah sabah
Odama hayat üfleniyor
Yetmiyor şu insana yetmiyor
İki delik arasından ses bile çıkmıyor

mayıs ortası 2010

Mayıs 18, 2010

“sabaha karşılar beni yalnız karşılar”

Şimdi senin kokunu,
sabahın nemli kokusuna,
fırından yeni çıkmış ekmeğin,
uyuyan bir bebeğin,
hatta yaz yağmurunun kokusuna
tercih etmek vardı.

Bir şeyleri nasıl tutabildiğini anlayamadığım ufacık ellerini
Ellerini yeni fark etmiş bir bebek gibi
Hayretler içerisinde izlemek vardı.

Olmadı, giyinip işe gittim.

Mayıs ortası 2010

Mayıs 18, 2010

rûya

Dün gece rüyamda, tanıdığım herkesi gördüm. Üst mahalledeki bir kere gidip de istediğimi bulamadığım bakkaldaki bıyıklı adamı bile. Uyandım, bütün gün düşündüm. Uyanıkken hepsini sığdıramadım zamana. Bir ara zamanı çekiştirip uzatabildiğimi fark ettim, güneş gözlerime vurup uyanınca rüya gördüğümü anladım. Güneş batana kadar kaldığım yerden düşünmeye devam ettim. Bazılarının üstünde çok duruyordum, bazılarının yüzlerini hatırlamak yetiyordu sıradakine geçmek için. Tekrar uyudum.

Bu sefer tanımadığım herkesi rüyamda gördüm. Uyanınca milyarlarca insanı nasıl yedi saatte gördüğümü düşündüm. Kızdım kendime, ne gerek var ki nasıl olduğunu öğrenmeye, o kadar insan tanımıştım, onları düşünmeliydim. Altı yüz yetmiş iki milyar üç yüz seksen iki milyon yedi yüz otuz beş bin yüz on yedinci kişide takıldım. Devam edemedim, devam etmek için bir sebep kalmadı. Tüm sebeplerimi hayatımın kadını çaldı. Altı yüz küsur milyarıncı kişi hayatımın kadınıydı. Onu nasıl bulacağımı düşünmeye başladım. Uyuyakaldım.

Rüyamda tüm sorunlarımı gördüm. Sonuncusu gözüme giren ışıktı. Uyandım. Ter içindeydim. Perdeyi çektim, kalın, yeşil perdeyi. Kahvaltı için, onlara güneşlik demenin daha doğru olacağını düşündüm. Güneşlikleri tekrar çektiğimde güneşin batmakta olduğunu gördüm. Ya çok uyumuştum ya da kahvaltı uzamıştı. İkisinden birini seçecekken uyuyakalmışım.

Rüyamda tüm çözümlerimi gördüm. “Hayatımın kadınını nasıl bulacağım” tam yetmiş iki bininci sıradaydı. Geri kalan çözümler çöp oldu. Gerek yoktu. Dışarı çıktım. Ona mektup yazacaktım. Şarap şişesine koyup denize bırakacaktım sonra. Bulacak kişi oydu. Şarabı içerken sızmışım kumsalda.

Rüyamda bütün kelimelerimi gördüm. Güneş bu sefer her yerime vurarak döve döve uyandırdı beni. Sırayla en güzel kelimelerimi seçtim ve yazdım, beyaz bir kâğıda, siyah bir kalemle. Mantarı taktım ve şişeyi denize savurdum. O kadar güçlü savurdum ki dengemi kaybettim ve kendi dünyam için bir tam gün dönüp kumların içine düştüm.

Rüyamda bütün suskunluklarımı gördüm. En güzellerini seçtim. Başka bir şarap şişesinin içine üç tane boş sayfa koyup denize yolladım. Hangi şişe eline ulaşacak diye düşünürken hava kapandı. Fırtına başladı. Denizin üzerine yıldırımlar düşüyordu. Birini tutmak isterken uyuyakaldım.

Rüyamda Azrail’i gördüm. Bana “uyan” dedi. Boğulmak üzereyken uyandım. Dalgalara kapılmıştım, sahili su basmıştı. Saatlerce su üstünde kalmaya çalıştım. Çok yoruldum, inanılmaz derecede yoruldum, inanmadım, öldüğümü zannettim.

Rüyamda bütün ıssız adaları gördüm. Uyandım. Etrafıma baktım, tanıyamadım. Issız bir adada olmadığımı anladım. Aynı kıyıya geri dönmüştüm. Kıyıdan şehir merkezine yürüdüm. Her yer ışıl ışıldı. Etrafıma bakmaya başladım, tüm ışıklara, tüm yazılara, tüm insanlara. Kendi etrafımda döndüm birkaç defa. Gözlerimi kapadım sonra, düşüşümü hissetmedim.

Rüyamda bütün şehirleri gördüm. Sahile geri döndüm. Dizlerinin üstüne çökmüş bir kadın gördüm. Yanında mantarsız bir şişe vardı, elinde de üç bomboş sayfa. Teker teker inceledi üçünü de, ben onu incelerken. Yanına gittim, bacaklarına başımı koydum. Uyudum.

Rüyamda bütün rüyalarımı gördüm. En son rüyamda hepsini tekrar baştan görüyordum. Sıkışıp kaldım. Ter içinde uyandım. Yüzüme her zamanki güneş ışığı vuruyordu, iki de ıslak el. Narin eller. Deniz suyu sürüyorlardı yüzüme. Bana bakan iki güzel göz gördüm. Tanıdım hayatımın kadınını. Bütün suskunluklarımı öğrenmişti, bütün kelimelerimi döktüm önüne ben de. Konuşmaktan yoruldum, kollarında bayıldım.

Rüyamda bütün gerçekliklerimi gördüm. Hepsi çok gerçekçiydi. Uyandığımda o uyuyordu. Rüyasında ne gördüğünü düşündüm. Gözlerini açınca söyledi, rüya görmezmiş. Bütün kelimelerimi dökmüştüm, cevap veremedim. Kafamı çeviremedim öbür tarafa, izin vermedi güzelliği. Ona bakarken uyuyakaldım.

Rüyamda bütün yapabileceklerimi gördüm. Çok azdılar. Onun yatağında uyandım. Kalın ve uyku kokan bir yorganı vardı. Tek kişilikti, biz de sarılıp tek kişi olduk. Uyku mu daha güzel kokuyor, o mu? Onu koklarken uykuya daldım, uykumda onu kokladım.

Rüyamda tüm yapamadıklarımı gördüm. Çok fazlaydılar. Ağlamaya başladım. Islak gözlerle uyandım. Gözyaşları hep gerçekti. Islak dudaklarla uyuyakaldım. Dudaklar hep sıcaktı.

Rüyamda uyandığımı gördüm. Bütün uyanışlar yalandı. Yine de uyandım. Bana kahve yapmıştı, uyanık kalmam için. Bir o içti, bir ben. Falıma baktı. Bardağın içinde telveden bir yatak vardı. Uyuyacaksın dedi, üç vakte kadar, üçe kadar saydım, uyudum.

Rüyamda uyuduğumu gördüm, çok sıkıcıydı. Gerçeği göreceksen rüyanın ne anlamı var? Islak çimlerin arasında uyandım. Başımı hafif yukarı kaldırınca bir çukur gördüm. Sürünerek gittim kenarına, bir tabut vardı içeride. Kimin? Benim mi, annemin mi, bıyıklı bakkal adamın mı? Bıraktım çukura kendimi, tabutun üstüne düştüm, sarıldım, uyudum.

Rüyamda tüm cevaplarımı gördüm. Tabutu açmaya çalışırken, son cevabın hayatımın kadınının bir şekilde öldüğünü söylediğini fark ettim. Diğer tüm şekiller biçimsizleşti. Haykırdım saatlerce, kelimesiz, sessizlikten çok uzak… Sesim kesildi, boğazım acıdı, bastıramadım kızgınlığımı, koşmaya başladım, durmaksızın, tabuttan çok uzağa… Düştüm yere, serildim ıslak çimenlere. Hiçbir şey yapmadan, kıpırdamadan yattım günlerce. Uyuyamadım hiç. Güneş doğmadı hiç. Yağmur dinmedi hiç. Kalan şekilsizliklerden seçmiş, bir şekilsizlikte uyumuşum.

Rüyamda tanrıyı duydum. Bana “uyan” dedi. Bir şey gösterecekmiş. Hayatımın kadınına götürdü beni. Cennetin orta yerinde piknik yapıyordu tek başına. Beni görünce hurileri gösterip sırıttı. Koştum yanına. Uyuduk.

Rüyamda tanrı ikimize de kızdı. “Cennette bile uyuyorsunuz oha” diye. İşte o zaman, şöyle bir gerinip “Of, ne uyumuşum be” dedim. Bağıra bağıra…

Mayıs 18, 2010

kasa

“Bir ekmek vardı sepetimde, küçük bir paket jelibon, bir de çay. Bir paket o da…”

Bardaklar korku içindeydi. Derecelendiremedikleri şiddette bir deprem, onları yavaş yavaş sehpanın kenarına itiyordu. Evet, bardaklar da korkabilir. Kırılmaktan, kirlenmekten, en çok da ağızlarındaki küçük kırıklardan korkarlar. Çünkü bir bardağı hevesle eline alan, kırığı dudağında hissedince kaşlarını çatar ve bardağı geri bırakır. Bardaklar geride bırakılmaktan çok korkar. Ölesiye, kırılasıya… Hayatları boyunca, sıcacık dudakların tatlarına bakarlar. Hiç biri de “seni seviyorum bardak” demez. Her seferinde ağlarlar. Bu yüzden bardağı kafanıza da dikseniz mutlaka birkaç damla kalır. Su değil, gözyaşı… Duygulu cisimlerdir bardaklar. Ağızlarındaki küçük bir kırık, hissedebilecekleri tek sevgiyi, sıcak dudakları da alır onlardan. Çöpe de atılmazlar, öylece rafta dururlar. Kırılana kadar… Sehpanın üzerindeki iki bardağın yaşamak üzere olduğu gibi…

“Bacaklarını sallama lütfen. Devam et…”

“Sallamayı seviyorum. Çaylar da sallamaydı. Bir paket…”

Odanın içi bir patlama sesiyle doldu. Patlayan, bardaklardı. Yere çarpıp paramparça oldular. Bardakların kalbi falan yoktur. Düşünceleri de… Camdır onlar. Cam düşünmez, hissetmez. Ama hissettirebilir. Sevgiliye verilen cam şişe içindeki gözyaşı ve yağmur suyu güzel şeyler hissettirebilir. Ama cam hissetmez. Cam yere düşünce patlar. Yakınlarda yürümek için terlik giyme zorunluluğu getirir.

“Sonra, elimde paketlerim ve ekmeğimle kasaya doğru yürüdüm. Kasada bir bayan vardı. Ağlıyordu.”

Bir ekmek, yürüyen bantla karşı tarafa geçti. Hafif bir eğimden devam edip torbaların arasında durdu. Kadının kafasında düşünceler yürüyen bantla karşı tarafa geçti. Dik bir uçurumdan devam edip başladıkları yerde durdular. Bir paket jelibon banttan geçti. Aynı düşünceler kadının kafasından tekrar geçti. Bir paket çay banttan geçti. Aynı düşünceler kadının kafasından geçip durdu. Bant durdu. Kadın gözünü kırptı. Bant ıslandı. Hıçkırarak “iki lira seksen beş kuruş” dedi. Gözyaşları bantta ilerlemedi. İlerleselerdi, fiyatlarını okumaya çalışan makinenin işlemcisi yanacaktı. Gözyaşlarının siyah bir banta düşmek için fazla güzel olduğu söylendi kasiyere, para vermek yerine.

“Ona ekmek arası jelibonumu paylaşabileceğimi söyledim. Belki çayımı da…”

Ağlayan kasiyerin, kurtarıcısıyla binadan çıkıp gitmesi, fazla klişeydi. Klişeler, ekmek arası ayıcıklı jelibon yiyen birinden korkardı. Kadın da duyduğu saçma sapan sözlerin kafasındakileri bastırmasından korkmuştu. Şiddetli bir şekilde ağlamaya başlayarak kendini depo adındaki kapıdan içeriye attı. Kapı hep, adının Ramiz olmasını istemişti.

“Depoda bir çaydanlık vardı. Su kaynattım. Kaynarken baloncukları pek izleyemedim, kasiyer her an gidebilir diye.”

Kapılar hiçbir zaman bir isimleri olsun istemezler. Kapılar tahtadandır, olmadı metalden. Düşünmez, hissetmezler.

“Ekmeği iki parçaya ayırdım. Jelibonları da kırmızı olanlar ve diğerleri diye ayırdım. Kırmızıları kendi ekmeğime doldurdum. Kendi ekmeğimi de kasiyere hediye ettim.”

Kasiyerlik, sanılanın aksine basit bir meslek değildir. Kasiyerler her şeyin değerini bilir. İyi bir kasiyer, kasasından en az bir kere sevgiyi geçirmiştir. Ekranda çıkan sıfır rakamları bile yan yana durduğundan daha değerli gözükmüştür. Hemen ardından şaşkınlığın yüksek fiyatı öğrenilmiştir. Birkaç seferden sonra da alışkanlık kasadan geçmek için oradadır. Hiçbir kasiyer alışkanlığı fark etmemiştir hayatında. Alışkanlığın fiyatı bilinmez. Alışkanlık fark edilmez.

“Ekmekten bir ısırık aldı. Su bile daha zarif bir şekilde ısırılıp yutulamazdı. Bunu ona söyledim.”

Ay sonunda işten çıkarılacağını öğrenen paraya muhtaç bir kadının ağlamak için kaçtığı depoda, kaynayan suyun çıkardığı baloncukları izleyen bir adamın ekmek arası jelibonunu yemesi… Bip! İki güzel gözün altında, kurumuş gözyaşlarının yumuşattığı kadın teni… Bip! Bir kadın tarafından ısırılmış ekmeğin arasından gözüken kafası kopmuş bir ayıcık jelibon… Bip!

“Sonra birden dudaklarımdan öptü beni. Çok korktum, ağlamaya başladım. Ama, ayıcık jelibonlardan daha tatlıydı gerçekten…”

—…ve bir paket aşk… Bip! Toplam iki yüz otuz beş nokta elli…

—Şöyle vereceğim bozuk yok.

—Önemli değil hayatım, her yer bozuk kaynıyor.

—Efendim?

—Bozuyorum canım.

Masanın üzerinde bir alışveriş torbası, arkadaşının boşaltılmasını izlerken, kendi sırasını bekliyordu. Dünyanın başka bir yerinde, pis bir bar tuvaletindeki sarhoş bir kadın, içini aynı alışveriş merkezinin torbasına boşaltıyordu.

—Bebeğim ya, torbalardan her şey çıktı, bir tek akıl sağlığı yok. Kasada unutmuş olmayalım?

—Deli olduğumu belirttiğinde hoşuma gitmiyor ama.

—Ay yerim senin hoşunu, deli kocam benim. Şaka da yapılmıyor. Gel bir öpücük ver.

—Al.

Torbalar arkadaşlarını beklerken boşaltılmayı beklemez. Arkadaşları da olmaz zaten. Torbalar, torbadır. Saçmalanmamalıdır.

Bar tuvaletindeki kadın, kendi kusmuğu içinde ölü halde bulundu. Kendisi malum alışveriş merkezinin sahibesiydi.